29 Haziran 2009 Pazartesi

Bu benim kendi gerçek öyküm








O HABERDEN SONRA


Lavanta kokan beyaz çarşaflar… Eve geldiğimizde, nedense ilk aklıma gelen bunlardı. Yatak odasındaydım; öylece kapıda durmuş, içeriye bakıyordum ama sanki orada değildim, sanki uzaklardaydım da bunu hayal ediyordum. İçeriye girdim ve şifoniyerin çekmecesini kulplarından tutup, yavaşça öne doğru çektim. Kar gibi beyaz çarşaflar göründü; aynı anda hafif bir lavanta kokusunu duydum. Çarşaflara okşar gibi hafifçe dokundum ve ellerimi katlı aralara soktum. Ufak, dantel lavanta kesesi elime geldi; tozpembe renkteydi; lavantalar dökülmesin diye, ince saten kurdeleyle ağzı büzülmüştü. Yastık kılıflarını çekmeceden çıkardım. Sağ köşelerine kocamın ve benim, isimlerimizin baş harflerini belirten arma işlenmişti; onları tekrar katlayıp çekmeceye koydum; lavanta kesesini de sevgiyle koklayıp tekrar çarşafların arasına soktum. Gözlerim yaş içindeydi; üzüntü içinde yatağımın ucuna oturdum. Kocam, az önce benim durduğum yerde durmuş, kapıya yaslanmış, bana bakıyordu. Birbirimize, inanamaz gözlerdeki kederle baktık. Yavaşça gelip yanıma oturdu; sanki, benden çok onun teselliye ihtiyacı vardı. Birbirimize sarılıp ağladık.


***


Check-up yaptırmak için gittiğimiz hastanede, doktorun karşı koltuğuna oturmuş, tahlil sonuçlarını okumasını bekliyorduk. Masasının üstü, onlarca dosya ve rapor doluydu; sonunda, sıra benim raporuma geldi; nedense, içimde tarifsiz bir sıkıntı vardı ve bir an evvel buradan çıkıp, evimize gitmek istiyordum. Doktor ısrarla, yeni baştan, tekrar tekrar, tahlil sonuçlarıma bakıp epeyi inceledikten sonra son kez yine raporumu okudu ve benden gözlerini kaçıştırarak, bana değil de, kocama bir şeyler anlatmaya başladı; çünkü ben, doktorun söylediği ilk cümleden sonra, oturduğum yerden fırlamış, ellerimle yüzümü kapatmış, üç adımlık yerde, bir aşağı, bir yukarı gidip geliyordum ve “Allahım... Allahım” diye inliyordum. Doktor, duvardaki asılı şemadan, tedavi şeklini anlatıyordu ve daha sonrası için, gidebileceğimiz yabancı bir ülkenin adını söylüyordu ama kulaklarımda sadece, doktorun beni can evimden vuran cümlesi vardı ve beynimde yankı yapıyordu, "Kanda hücre çoğalması... Kanda hücre çoğalması"

***
Eve gelirken yolda çok ağladım. Trafik çok yoğundu, yollar hiç bitmeyecekti sanki. Kocamın yüzüne baktım; sanırım hastalık kendisi için denilse, bu kadar üzülmezdi. Dışarıda yağmur çiseliyor, camlara vuruyordu. Silecek bir o yana, bir bu yana çalışıyor, görevini yapıyordu. İnsanlar şemsiyelerini açmış hem yağmurdan korunmaya çalışıyorlar hem de hep bir yerlere koşuşturup duruyorlardı. Başımı arkaya yaslayıp düşünüyordum; biz otuz senedir evliydik, sevgiliydik, arkadaştık her şeydik. Elli yaşındaydım; meğer ölüm için genç sayılmazmışım, o kadar da üzülmeyeyim diye düşündüm; sözde kendi kendimi teselli ediyordum. Kocamın, direksiyonda ki elini tuttum; çok kasılmıştı, robot gibiydi. Gözünü hiç kırpmadan ileriye bakıyordu; ben elini tutunca, yüzüme baktı; bakışlarında hep o kollayıcı, o koruyucu büyük sevgi vardı. Arabayı kenara çekti ve kontağı kapatıp motoru durdurdu; bana sarıldığında, içinin titrediğini duydum, kalbi kalbimde atıyordu sanki; sanki tek bir kalp olmuştuk, o kadar çaresizdik ki, ikimiz de ağlıyorduk.

***
Yatağın üzerinde oturmuş düşünüyorduk. Şimdi çocuklarımıza nasıl söyleyecektik? Anneme, kardeşlerime, yakınlarıma ne diyecektik?Sanki bizim ailede gelenek gibiydi koruyuculuk; birbirimizi üzmemek, birbirimizin üzerine titremek; şimdi onlara ne diyecektik? Telefonla herkesi çağırıp, hepsine aynı anda ve bir kerede mi söylesek, diye düşündüm ve anında vazgeçtim. En iyisi yarına kalsındı bu iş, bu gece de rahat uyusunlar; hem yarına, yine hastanede olacağız, aç karnına onlarca tahlil, daha ince ve daha detaylı. Üzüntüden yorgun düşmüştük, kocam banyoda yüzünü yıkıyor, suyla ensesini alnını serinletiyordu. Yatağı açtım ve nedensiz yorganımızdaki nevresimleri çıkarmaya başladım. Temiz çarşaflarla değiştirmek istiyordum. Çekmecedeki lavanta kokulu beyaz çarşafları serip yatağımızı hazırladım. İçim yanıyordu. Beyaz çarşaflara uzandım yattım ve gözlerimi kapattım; sanki uzaklardan, dağlardan bir esinti geldi, beni serinletti, sanki, dağların eteklerindeki, çiçeklere uzanmış, lavantalara gömülmüştüm; öyle güzel kokuyorlardı ki, sanki ruhumda serinledi…

***

Hastaneden aldığımız bu kötü haberden sonra, eve döndüğümüz o ilk gece bizim için tam bir kâbustu. Şok da olmak bir yana, adeta vurgun yemiştik. O gece sabaha kadar ağlamalarım devam etti; çıldıracak gibiydik, bu hastalık nerden beni bulmuştu? Hep başkaları kanser olurdu ve bizler etraftan hasta olanları duydukça, televizyondan ve gazetelerden okuyup gördükçe, gerçektende çok üzülürdük; dedim ya, böyle hastalıkları hep başkaları olurdu ve bizler başkaları için kahrolurduk.
Uykuya yenildiğimiz bir gece, içim yanaraktan uyandım ve eşimi uyandırmamak için sessizce yatağımdan kalktım; aslında bir amacım yoktu ama hani derler ya, insan ruhen daralınca yere göğe sığamaz diye, işte bende öyle uyanıp kalktım ve yatak odasının kapısını örttükten sonra elimde olmadan bir uyur gezer gibi evin içinde dolanmaya başladım ve her odanın kapısında durup, ışığı yakıp içerisini seyretmeye başladım. İçeriye bakarken, düşüncelere dalmıştım. “Bu evimizi yeni almıştık ve evimiz içimize sinmişti; oldukça memnunduk. Çok zor kazanılan, alın teriyle, dürüstlükle, helal parayla alınan bir mülktü. Kızımız, bu evden beyaz gelinliğiyle, mutlu bir evliliğe adım atmıştı ve oğlumuz da askere gitmişti. Bu güzel, tatlı telaşları atlatınca, eşimle yuvamızı özenle, gönlümüze göre döşemiştik. Hazır alınandan çok, onarıp, boyayıp elden geçirdiklerimizle, kendi dekorumuzu yapıp, huzur içinde yerleşmiştik. Ben evde hiç boş duramam, hep bir şeyler üretmeye çalışırım. Kendi yaptığım yağlı boya tablolarımı duvarlara astık. Amerika’da evli olan kız kardeşimin işleyip yolladığı kanaviçe tabloları da yine boş duvarlara astık. Annemin, özenerek işlediği, göz nuru değerli işlemelerini de, masalara, sehpalara özenle yaydık. İşte şimdi, gecenin bu geç saatinde, salona girince, bu düşüncelere dalıp gitmiştim.
25. Evlilik yıldönümümüzde, eşimin bana aldığı gümüş objeyi, sehpanın üzerinden alıp, sevgiyle yanağıma bastırdım. Bana bir şey olduğunda, o ne olacaktı? Biz ikimiz, çocuklarımızla hep el ele, omuz omuza zorlukların üstesinden gelip, bu ferah günlere gelmiştik. Eşim evimizdeki vazoları hiç çiçeksiz bırakmazdı; doğum günlerimiz, evlilik yıl dönümlerimiz hiç unutulmazdı. Yaşlı komşumuzun dediği gibi, biz nazara mı uğramıştık? İnanır mısınız, benim rahatsızlığımda, evdeki yaşanan üzüntülerden ve gerginliklerden çiçeklerimiz bile bozuldu; sararıp, solup sonunda kurudular. Yeşil bir muhabbet kuşumuz vardı, ne kadar da güzel konuşurdu bilseniz. İsmi, şurup’tu. Eşim onun kafesini hep açık tutardı, etrafı kirletse de, onun hür yaşamasını isterdik; o da yemekten içmekten kesilip öldü. Yok, o sıralarda onu ve çiçeklerimizi ihmal ettiğimizden değil, aksine oyalanmak için, her zamanki gibi, güzel bakıyorduk. Neyse; biz ki onlara hala üzülmemize rağmen, birde en yakınlarımızın halini düşünün. Oğluma durumu üstü kapalı ve hastalığımı hafife alarak izah ettik; Allah’tan, askeriyede o zaman cep telefonu yasaktı da, çocuğum da diğer asker arkadaşları gibi kuyruğa girip, ortak telefondan sadece birkaç dakika konuşabiliyordu. İzine geldiğinde ise, iyi rol yaptık doğrusu; zaten arkadaşları her zaman gelip, onu alıyorlardı. Kızım ise, olayın birebir içindeydi; onun, benim için çektiği acıyı, benim için çırpınışlarını, size değil yazmak, hatırlamak dahi istemiyorum. Bunları yaşamasını hiç ama hiç istemezdim”.

***

Ertesi günü sabahı, erkenden hastaneye gittik. İşte aynen bildiğiniz ve tahmin ettiğiniz gibiydi. Kan alınmalar, tomografiler, en az üç ayrı doktorun sıkı muayenesi, elimizde dosyalarla oradan oraya koşuşturmalar ve akşamüzeri bekleme salonunda, hakkımda yapılacak konsültasyonun sonucunda çağrılmayı beklemeler. O sabah, evden çıktığımız andan itibaren, hastanedeki bilinmeyen kaderimize doğru giderken, üzüntümüzü içimize gömdük ve adeta dondurduk; o ilk şok, o ilk vurgun, evde kaldı; evdeki vazoda, simsiyah harika laleleri güzelliğinde, onların parlak taç yapraklarında kaldı. Biz ikimiz şimdi, tek kelime etmeden, hastanenin bekleme salonundaki deri kaplı koltuklarda, herkes gibi kaderimizi bekliyorduk ve koşuşturan insanları boş gözlerle, anlamsızca seyrediyorduk. Sanırım, bu üzüntüyü dondurma hali, içimizde kalan, kendimizin de farkında olmadığımız, o ümit etme haliydi; nede olsa, sabahtan beri, onlarca tahliller yapılmış, tomografiler çekilmişti; olur ya, belki de nazar, bir yerlerden kırılır, geçerliliğini kaybedebilirdi…
Hemşire, bizi doktorumuzun odasına götürdüğünde, işte o anda bende buzlar çözüldü; ben bu sonucu duymaya nasıl dayanacaktım? Eşim, yüzü bembeyaz olmuş bir halde, doktorun yüzüne, gözünü bile kırpmadan bakıyordu. Aniden sessiz panik atağa girdim ve içimdeki fırtınayı bastırabilmek için, başımı iki elimin arasına alıp yere eğdim; gözlerimi de kapatmıştım. Ter içinde kalmıştım. Kulaklarım uğulduyor, kalbim yerinden çıkacak gibi çarpıyordu. Doktor, bu sefer yanıma gelip, bir elini omzuma koydu ve diğer eliyle çenemden hafifçe tutup başımı kaldırdı; yüzüme baktığında ise hiçbir şey söylemese de anlamıştım, bakışlarındaki umutsuzluğun şifresini, anında çözdüm. Bu, ikinci vurgundu. Eşimin elindeki dosyalar yere düştü. Saçma sapan kâğıtlar! Onlar ne işe yararlardı ki? Kahrolasıca formlar! Yok ana adı, yok baba adı, onlarda şu şu hastalıklar varmıydı? Kaç yaşımda, kaç çocuk doğurmuşum? Sokağa fırlayıp, galiz, hiç güneş yüzü görmemiş küfürler etmek, avaz avaz haykırmak istiyordum.

Doktor, hastalığımdan emin olmak için, iliğimden kan almak istedi; böylece noktayı koyacaktı. Eşim beni, muayene odasındaki beyaz örtülü ensiz yatağa yatırdı. Hiç öyle büyük enjektör görmemiştim. Kalça kemiğime girip, ilikten kan örneği alacaktı; nedense, ilkokuldayken aşı olmaktan kaçtığımı anımsadım. Eşimin, beni kavrayan elleri ne kadar sıcaktı. Hiç acı duymadım. Hiç.
“Tam dört gün bekleyeceksiniz” dedi doktor; belki de dört asır demişti de, ben yanlış duymuştum. Eve geldiğimizde anladık, dört gün değil, dört asır demişti…

***
Sevgili duygusal okurlarım, sevinçler anlıktır diye düşünüyorum, üzüntülerde çok detaylar vardır, ben en iyisi bunlara hiç girmeyeyim. Şimdi yaşanacak güzel günler varken, üstelik bahar kapıya dayanmışken…
Hem, bütün bunlar tam 6 sene evveldi… Geldi geçti… Fırtına dindi… Ameliyatlar, içtiğim atom kapsülü, kapandığım çelik kaplı hastane odası, bir aylık radyoaktif karantina, 6 ayda bir yapılan kontroller, testler, taramalar, tahliller ve en kötüsü de, her seferinde, her seferinde, ölüp ölüp dirilmeler. Tabii ki berbat anlardı ama ben, her şeye rağmen çok şanslıydım. Şimdi inanılmaz güzellikler içindeyim. Neredeyse dört senedir yazıyorum. Hiç durmadan yazıyorum. Yarışmalara öyküler, şiirler yolluyorum ve yazmaya başladığım romanımın 300.cü sayfasındayım; son bir redaksiyonunu yapıp, iyi bir yayınevine vereceğim. Dedim ya; eşimle, çocuklarımla, yakınlarımla çok güzellikler yaşıyoruz. Yedi yaşındaki erkek torunumuzla çok iyi arkadaşız. O benim her şeyim. Bazen yemek istemediği, bitiremediği çilekli lolipopunu bana verir, ben de bu harika lezzetin tadına vararak yerim. Çilek kokulu lezzete bayılıyorum; sanki sağlıklı bir yaşam gibi, güzel tadı var. Bir de düşünün ki, yanınızda sizi çok seven torununuz var ve onunla el ele tutuşmuş, sinemadaki çocuk filmini izliyorsunuz; bilseniz, nasıl müthiş bir keyif. Sizce ben bunu hak etmedim mi?
Hayatınız mis kokulu çilekler gibi olsun.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder